Bozkırın Altında Doğan İnanç: Tengrizm ve Türklerin Kökeni

Uçsuz bucaksız Orta Asya bozkırında, gün batımında at koşturan Türk savaşçıları tasviri.

Bozkırın ortasında, uçsuz bucaksız bir gökyüzünün altında, atlarının üzerinde rüzgârı kovalayan atalarımızın dünyasına hoş geldin. Kulağına gelen ses sadece rüzgârın uğultusu değil; at nallarının ritmi, deri bir davulun kalbe vuran yankısı ve göğün sessiz çağrısıdır. Bu hikâye, bir milletin yalnızca nereden geldiğini değil, neden her sıkıştığında başını göğe kaldırdığını anlatır.

“Türklerin Kökeni” serimizin bu ilk bölümünde, yazılı tarihin ötesine uzanıyor; tozlu tabletlerden, bozkırın hafızasından ve rüzgârın taşıdığı kadim fısıltılardan süzülen Tengrizm inancına kapı aralıyoruz. 

Bu yazı, İslamiyet öncesi Türk inancı, Tengrizm, Gök Tanrı ve Türklerin Orta Asya’daki kökenlerini anlamak isteyenler için bir başlangıç rehberidir.








Bozkırın Altında Doğan İnanç: Tengrizm ve Türklerin Kökeni

Binlerce yıl önce Orta Asya’nın sert coğrafyasında yaşayan bozkır halkları için gökyüzü, sadece yıldızlarla dolu bir boşluk değildi. Gök; düzenin, adaletin ve yaratıcı kudretin ta kendisiydi. Türklerin en eski inanç sistemi olan Tengrizm, bir din olmanın ötesinde evreni okuma biçimiydi. İnsan, doğa ve gök arasında kurulan bu hassas denge; töreyi, ahlakı ve yönetme anlayışını belirliyordu. Ama bu inancı anlamak için önce şu soruya dönmek gerekir:



Köklerin İzinde: Biz Nereden Geldik?

Türklerin hikâyesi, yalnızca Göktürk Yazıtları’yla başlamaz. “Türk” adı yazıya MS 6. yüzyılda geçer; evet. Ama bu adı taşıyan kimliğin kökleri, antik çağın derinliklerine uzanır. Altay Dağları’nın eteklerinde, Yenisey Irmağı boyunca ve Orta Asya bozkırlarında; Hunlar (Xiongnu), Saka/İskit toplulukları ve adı henüz tarih sahnesine yazılmamış proto-Türk halklar yaşamaktaydı. Bu topluluklar, ortak bir kültür havzasını paylaşıyor; aynı göğe bakıyor, aynı töreyle yaşıyorlardı.

Sibirya’nın dondurucu soğuğundan bozkırın kavurucu sıcağına uzanan bu coğrafyada hayatta kalmanın tek yolu vardı: Doğayı dinlemek ve göğün iradesine kulak vermek. Altaylar’dan başlayan göç dalgaları, sadece insanları değil; bugün hâlâ genlerimizde ve kültürümüzde yaşayan hür ruhu ve gök sevgisini de beraberinde taşıdı.


Kar kütleleri ve sisler arasında yükselen, Türklerin kutsal saydığı Altay Dağları'nın görkemli manzarası.
(Türklerin kökenlerinin dayandığı coğrafyayı temsil eder. Yazıda bahsedilen "Sibirya'nın dondurucu soğuğundan bozkırın sıcağına" uzanan çetin yaşam koşullarını ve doğaya duyulan saygının coğrafi kaynağını gösterir.)



    
📝 Editörün Notu: Bozkırın Kültürel Sürekliliği ve Türk Kimliği


“Türk” adının Göktürk Yazıtları’yla tarih sahnesine çıkması, Türk kimliğinin o dönemde doğduğu anlamına gelmez. Aksine, modern tarih ve arkeoloji bu kimliğin antik çağ boyunca Orta Asya bozkırlarında şekillenen uzun bir kültürel sürekliliğin ürünü olduğunu ortaya koyar. Bu nedenle Göktürklerden önceki Hun (Xiongnu), Saka/İskit ve benzeri bozkır toplulukları, tarih yazımında Türk kültür çevresinin erken halkaları olarak değerlendirilir.



 

Kök Tengri: Şekli Olmayan Tanrı

Tengrizm’in merkezinde “Kök Tengri” vardı. Ama onu insan biçimli tanrılarla karıştırmamak gerekir. Tengri’nin heykeli yoktu. Tapınağı yoktu. Çünkü o, bir varlık değil; varoluşun kendisiydi. Gök mavisinde tecelli eden bu kudret; adaletin en büyük terazisiydi. Kağanları tahta oturtur, töreyi bozanı rüzgârla savururdu.


Gökyüzünde beliren soyut bir güç figürü ve aşağıda dua eden insan figürleri.
(Tengri’nin insan biçimli olmadığını (antropomorfik olmadığını), evrenin ve adaletin kendisi olduğunu simgeler. Mavi göğün kutsallığına ve her şeyi kapsayan ilahi düzene işaret eder.)



Kağanlar, yönetme yetkisini doğrudan Tengri’den alırdı. Bu yetkiye “Kut” denirdi ve Kut, kaybedilebilirdi. Bugün bile kullanılan “Hükümdar Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir” sözü, işte bu binlerce yıllık inancın yankısıdır.


    
📝 Editörün Notu: Editörün Notu: Bozkır Hafızası ve Tengri İnancı


Tengri inancı, yalnızca Göktürklerle sınırlı bir dönemsel inanç değildir. Gök merkezli bu evren tasavvuru, antik çağdan itibaren bozkırda yaşayan göçebe toplulukların ortak paydasıydı. Hunlardan Göktürklere uzanan bu uzun çizgide devletler ve adlar değişti; fakat göğü kutsal sayan, adaleti evrensel bir ilke olarak gören inanç özü varlığını korudu. Bu süreklilik, Tengrizm’i tek bir çağın dini olmaktan çıkarıp binlerce yıla yayılan bir bozkır hafızasına dönüştürdü.



Evrenin Üç Katlı Gizemi: Bir Kozmik Mimari

Atalarımız kafasını kaldırıp göğe baktığında sadece bulutları değil, muazzam bir hiyerarşiyi görürdü. Onlar için dünya üç katlı devasa bir çadır gibiydi:

  • Üst Dünya (Gök): Işığın ve iyiliğin vatanıydı. Tam dokuz katlı bu göğün en tepesinde, iyilik saçan Ülgen oturur, dünyayı oradan izlerdi.

  • Orta Dünya (Yeryüzü): Bizim evimiz. Ama sadece insanların değil; dağların, nehirlerin ve ormanların ruhlarıyla paylaştığımız kutsal bir toprak parçasıydı.

  • Alt Dünya (Yeraltı): Karanlığın ve dengenin öteki yüzüydü. Erlik Han’ın hüküm sürdüğü bu yer, bir cehennemden ziyade evrenin kaçınılmaz zıtlığını temsil ederdi.




Doğanın Ruhu: Yer-Su İyeleri

Kökleri yerin derinliklerine, dalları göğe uzanan, Türk mitolojisindeki kadim Hayat Ağacı illüstrasyonu.
(Evrenin üç katlı yapısını (Gök, Yer, Yeraltı) birbirine
bağlayan kozmik direği temsil eder.
Doğadaki her varlığın bir ruhu (İye) olduğu inancını 
ve yaşamın sürekliliğini vurgular.)


Tengrizm’de doğa sadece "madde" değildi. Bir Türk, bir ağacı keserken ya da bir nehirden su içerken oranın bir "İye"si (koruyucu ruhu) olduğunu bilirdi. Bu yüzden doğaya zarar vermek, doğrudan Tanrı’nın düzenine savaş açmaktı. Özellikle "Hayat Ağacı" (Dünya Ağacı) sembolü, kökleri yeraltına, dalları ise gökyüzüne uzanan muazzam bir kozmik direk gibi dünyayı ayakta tutardı.




Yönetme Sanatı: Kut’un Sırrı

Bir Türk kağanının gökten gelen ışık huzmesi altında halkına hitap etmesi.
(Yönetme yetkisinin Tanrı tarafından verildiği
"Kut" inancını betimleyen bu görsel,
iktidarın bir haktan ziyade adaleti sağlama
sorumluluğu olduğunu anlatır.) 
                                                                                                          

Eski Türklerde bir kağanın sadece iyi kılıç sallaması yetmezdi; onun "Kut" sahibi olması gerekirdi. 

Kut, Tengri tarafından verilen kutsal bir enerji ve yönetme yetkisiydi. Eğer işler yolunda gitmezse, halk aç kalırsa ya da adaletsizlik baş gösterirse "Kağan Kut’unu kaybetti" denirdi. Bu, iktidarın sadece bir hak değil, Tanrı’ya karşı verilmiş büyük bir söz olduğunun kanıtıydı.






📝 Editör Notu: Bir Modern Mitoloji Olarak Avatar ve Tengrizm


Birçoğumuzun hayranlıkla izlediği James Cameron imzalı Avatar filmi, aslında binlerce yıllık Türk mitolojisinin ve felsefesinin sinematik bir yansıması gibidir. Filmdeki kurgu ile Tengrizm arasındaki benzerlikler tesadüfün çok ötesindedir:

• Doğa ve İyeler: Na'vi halkının Pandora’daki her canlıyla kurduğu ruhsal bağ, Türklerin doğadaki her varlığın bir "İye"si (koruyucu ruhu) olduğu inancıyla birebir örtüşür. Doğayı bir "kaynak" değil, bir "akraba" olarak görme refleksi her iki dünyada da ortaktır.

• Hayat Ağacı (Baiterek): Filmdeki "Ruhlar Ağacı", kökleriyle geçmişe, dallarıyla gökyüzüne uzanan ve evrenin hafızasını tutan Türk Hayat Ağacı’nın modern bir tasviridir. Her ikisi de yaşam enerjisinin merkez üssüdür.

• Kut ve Toruk Makto: Jake Sully’nin sıradan bir yabancıyken devasa Toruk’u evcilleştirerek liderliği ele alması, Türk töresindeki "Kut" inancıyla açıklanabilir. Liderlik sadece kaba kuvvetle değil, doğanın/Tanrı’nın (Eywa) seçilmişlik onayıyla gelir. Jake, Toruk Makto olduğunda aslında "Kut" almış bir Kağan gibi tüm boyları birleştirme gücüne erişir. Kısacası; Pandora’da gördüğümüz o büyüleyici denge, aslında bozkırın kadim çocuklarının binlerce yıl önce kurduğu "Gök-Yer-Su" hukukunun ta kendisidir.




Bozkırdan İslam’a: Sert Bir Kopuş Değil, Tanıdık Bir Buluşma

Türklerin İslamiyet’e geçiş hikayesi, sanıldığı gibi sert bir kopuş değil, aslında iki eski dostun birbirini tanıması gibiydi. Bu geçişin temelinde şaşırtıcı bir yapısal benzerlik yatıyordu.




İki İnanç Bir Hakikat

Alp-Eren figürü

Türkler, İslamiyet’in kapısına geldiklerinde karşılarında hiç yabancı olmadıkları bir dünya buldular. "Kök Tengri"nin yerini Allah, "Yazgıt"ın yerini Kader, "Uçmag"ın yerini ise Cennet almıştı. Üstelik her iki inançta da Tanrı ile kul arasına giren, yetki dağıtan bir ruhban sınıfı (kilise gibi) yoktu. Bu "doğrudan bağlantı" anlayışı, Türklerin hür ruhuna tam uyum sağladı. Temizlik mi? Bozkırda su zaten kutsaldı; İslam’ın abdestiyle bu kutsallık ibadete dönüştü. "Cihan Hakimiyeti" ülküsü ise İslam’ın cihad ruhuyla birleşince ortaya o efsanevi "Alp-Eren" figürü çıktı.




Sufilik ve Dervişlik: Ruhun Bozkırdaki Yankısı

Elinde asasıyla bozkırda yürüyen bir derviş veya Hoca Ahmed Yesevi tasviri.

Bu büyük köprünün en zarif mimarı ise hiç kuşkusuz Tasavvuf oldu. İslam’ın bu manevi yorumu, Türklerin eski inançlarındaki doğa sevgisini ve mistik ruhu adeta yeniden canlandırdı.

Bu hikayenin başrolünde, Türkistan Piri Hoca Ahmed Yesevi vardır. O, İslam’ın derin felsefesini bozkır Türkçesiyle ve halkın anlayacağı "hikmetlerle" anlattı. Yesevi’nin dervişleri Anadolu’ya dağıldığında, yanlarında sadece tesbihlerini değil, eski bozkırın hoşgörüsünü de getirdiler.

Tasavvuftaki "Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü" felsefesi, Türklerin her ağaçta bir ruh görme alışkanlığıyla (Vahdet-i Vücud) kusursuzca harmanlandı. Hatta o eski Kamların (Şaman) davul eşliğinde girdiği manevi esrime hali, tekkelerde sazlı-sözlü zikirlerin ve döne döne göğe yükselen sema törenlerinin içinde yaşamaya devam etti. Dünün "Alp"i, bugünün "Eren"i olmuştu; kılıç ve tesbih bozkırın sonsuz ufkunda birleşmişti.









📂 Bozkır Arşivinden: Bilinmeyen Gerçekler ve Mitolojik Sırlar


  • Demir Kazık Yıldızı: Türkler, Kutup Yıldızı’na "Demir Kazık" derlerdi. Evrenin bu yıldızın etrafında döndüğüne ve gökyüzünün bir çadır gibi bu kazığa bağlı olduğuna inanılırdı.
  • Süt Ak-Göl: İnanışa göre bebeklerin ruhları dünyaya gelmeden önce gökyüzündeki bir "Süt Gölü"nde beklerdi. Umay Ana, bu ruhları gümüş bir kapla yeryüzüne indirirdi.
  • Yada Taşı (Fırtına Taşı): Eski Türklerin havayı kontrol eden sihirli bir taşı olduğu, bu taşla yağmur yağdırıp fırtına çıkardığı Çin ve İslam kaynaklarında dahi geçer.
  • At ve Ruh: At, Türkler için ruhsal bir arkadaştı. Ölen savaşçıların atlarıyla gömülmesinin sebebi, atın ruhunun sahibine öteki dünyada rehberlik edeceğine inanılmasıydı.
  • Kadının Yeri: Tengrizm'de "Umay Ana" figürü çok güçlüydü. Kadın, kağanın yanında "Hatun" olarak devlet yönetimine katılır ve kutsal sayılırdı.








💡 Sıkça Sorulan Sorular (SSS)


  • Şamanizm ve Tengrizm aynı şey mi? Hayır. Tengrizm genel inanç sisteminin adıdır; Şamanizm (Kamlık) ise bu inanç içindeki ritüelleri içeren pratik kısımdır.
  • Eski Türklerde cehennem var mıydı? Evet, kötülerin ve Erlik Han'ın hüküm sürdüğü yeraltı dünyasına "Tamu" denirdi.
  • Tanrı kelimesi nereden gelir? "Tengri" kelimesinin binlerce yıl içinde evrilmesiyle oluşmuştur.

  • Antik çağda Türkler var mıydı? Evet. Türklerin ataları, antik çağ boyunca Orta Asya’da yaşamış ve güçlü siyasi birlikler kurmuştur. Ancak “Türk” adı, kesin ve açık biçimde ilk kez MS 6. yüzyılda Göktürkler döneminde yazılı kaynaklara girmiştir. Bu nedenle daha eski dönemler için “proto-Türk” veya “Türklerle ilişkili bozkır halkları” ifadeleri kullanılır.







📚 Kaynakça ve İleri Okuma


  • Bahaeddin Ögel – Türk Mitolojisi (Cilt 1 & 2): Türk kültüründeki destan, efsane ve tanrı tasavvurlarını en ince ayrıntısına kadar inceleyen, alanındaki en temel ve devasa kaynak eser.
  • Jean-Paul Roux – Türklerin Tarihi: Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl: Orta Asya bozkırlarından Avrupa içlerine uzanan Türk yolculuğunu, inanç sistemleri ve siyasi yapıyla harmanlayan Fransız Türkologun başyapıtı.
  • Mircea Eliade – Şamanizm: Arkaik Esrime Teknikleri: Türk-Moğol şamanizmini dünya üzerindeki diğer mistik geleneklerle kıyaslayan, ruhun göğe yükseliş ritüellerini derinlemesine analiz eden kült çalışma.
  • Abdülkadir İnan – Eski Türk Dini Tarihi: İslamiyet öncesi Türk inanışlarını, özellikle "Yer-Su" ve "Kut" kavramlarını etnografik verilerle açıklayan, akademik dünyada otorite kabul edilen bir rehber.
  • Fairbank, J. K. & Goldman, M. – China: A New History: Çin’in 5.000 yıllık devasa geçmişini hanedan hanedan inceleyen; özellikle Hun ve Göktürk gibi bozkır komşularıyla olan kültürel ve siyasi etkileşimleri anlamak için modern tarihin en kapsamlı akademik rehberi.







"Türklerin Kökeni" serimizin bu ilk bölümünde, modern Türk kimliğinin temel taşını oluşturan Tengrizm'e odaklandık. Genelde sadece 'savaşçı' kimliğiyle öne çıkarılan atalarımızın, aslında doğayla ve evrensel adaletle ne denli iç içe bir felsefeye sahip olduklarını görmek, bugünkü kültürel kodlarımızı anlamamıza ışık tutuyor. Serinin devamında, ruhların dünyasına açılan kapıları ve Şaman (Kam) ritüellerinin gizemli dünyasını keşfedeceğiz.




💬 Sizin Fikriniz Nedir?


Eski Türklerin evreni üç katmanlı (Gök, Yer, Yeraltı) bir denge üzerine kurması ve bu dengeyi bozmanın "töreye aykırı" sayılması, bugün modern hukuk ve etik anlayışımızla ne kadar örtüşüyor? Özellikle Kağan’a verilen yönetme yetkisinin (Kut), halkın refahı ve adaletin sağlanması şartına bağlanması hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu "şartlı yetki" anlayışı, Türk devlet geleneğinin sürekliliğinde nasıl bir rol oynamıştır?


Yorumlarda Buluşalım!

Yorum Gönder (0)
Daha yeni Daha eski